MEZHEBİM AŞK’TIR BENİM’ DER MEVLANA – PROF. DR. MAHMUD EROL KILIÇ

Asıl problem mezhepçiliğin öne çıkmasıdır, mezhebin değil. Mesela ben “Yegâne mezhep benim mezhebimdir, yegâne doğru benim tarikimdir, diğerlerinin hepsi kötüdür, cehennemdedir veya kâfirdir” dersem bu olmaz. Yani dışladığım zaman problem oluyor. Şu an İslam dünyasında irfansız bir dini anlayıştan dolayı, Şii’sinde de Sünni’sinde de dehşetengiz bir mezhepçilik var. Mezhepçilik âdeta dinleri oldu. Şiiler’den de Sünniler’den de ehl-i irfan insanlara ihtiyaç var.”

Malum günümüzde belki de suni olarak Şii-Sünni kavgası var ya da oluşturulmak isteniyor. Şii-Sünni ya da genel olarak mezhepler konusunda takınılması gereken tavır sizce nasıl olmalı? 

Mezhep bir düşünce yoludur. Mezhep belki şart değil gibi durur ama onsuz olmanız mümkün değildir. Siz mezhepsiz olurken dahi bir mezhep kurarsınız. Mezhepsizlik de bir mezheptir. Bir yol izlemek, bir metodoloji izlemek dinde, düşüncede, siyasette doğal bir süreçtir. Siz siyaset yaparken mesela Aristovari mi siyaset yaparsınız, Eflatunvari mi yaparsınız, Marksgil mi yaparsınız, bunlar doğal süreçlerdir. Birisi, “Benim ekonomik anlayışım Keynesçi’dir” der. Diğeri ise “Adam Smith’çiyim” der. Yani her şeyde bir mezhep vardır ve doğaldır bu.

Asıl problem mezhepçiliğin öne çıkmasıdır, mezhebin değil. Mesela ben “Yegâne mezhep benim mezhebimdir, yegâne doğru benim tarikimdir, diğerlerinin hepsi kötüdür, cehennemdedir veya kâfirdir” dersem bu olmaz. Yani dışladığım zaman problem oluyor. Şu an İslam dünyasında irfansız bir dini anlayıştan dolayı, Şii’sinde de Sünni’sinde de dehşetengiz bir mezhepçilik var. Mezhepçilik âdeta dinleri oldu. Şiiler’den de Sünniler’den de ehl-i irfan insanlara ihtiyaç var. Vahdet ehline ihtiyaç var. Maalesef bunların olmaması dini alanı da etnik alanı da birleştiremiyor. Birçok kimse kendi meşrebini kendi etnik yapısını yegâne kutsal alan olarak görüyor. Bu Allah’ın âyetine de aykırıdır. Zira Allah, “Eğer ben dileseydim hepinizi tek bir millet kılardım” diyor. Ne demek bu? Buna biz mefhum-u muhalif deriz. Yani, “Dilemedim!” diyor. O zaman çoğulculuk ilahi bir esas oluyor. Ecdad bunu “Kesret der vahdet!” yani “Birlikteki çokluk” olarak sistemleştirmiş. Hepimiz o birliğin bir parçasıyız. Ben o birliğin Türk parçasıysam, diğer kardeşim o birliğin Kürt parçası. Bir diğer kardeşim o birliğin mesela Çerkez parçası. Eğer Allah’ı bulmaksa derdimiz burada ne mezhep kalır ne başka bir şey. Mevlana’lar, Abdulkadir Geylani’ler, Şah-ı Nakşibend’ler, Hace Ahmed Yesevi’ler, Yunus Emre’ler, Hacı Bektaş-ı Veli’ler bize bunu öğrettiler. “Mezhebim aşktır benim!” dedi Mevlana. Ama şimdilerde Hz. Muhammed Türk’tü kabilinden kitap yazan bazıları bu Allah dostlarını bile milliyetlerine göre değerlendiriyorlar. Hacı Ahmed Yesevi bunların elinde, Hz. Mevlana paralel görüşteki İranlıların elinde oyuncak oldu. İkisi de yanlış… Bunların, bu büyük zatların irfanlarını anlamaları mümkün değildir. Onların bu sunuş tarzıyla Hace Ahmed Yesevi’yi bir Kürt vatandaşımız nasıl benimseyecek merak ediyorum. Onlar da alternatif olarak Ahmed-i Hani diyecekler. Bu çarpık zihniyet ülke insanını parçaladığı gibi evliyayı da birbirine kırdıracak nerdeyse. Hani DNA testinde Yesevi, Çinli çıksa veyahut Mevlana, Hintli çıksa bunlar peşlerini bırakacaklar bu zatların… Belki onlar da bu sayede bunlardan kurtulur! Biz ise sevdik bu zatları bir kere… Koşulsuz sevdik… Ha bu arada Hace Ahmed Yesevi seyyiddir. Yani Arap’tır. Hatırlatmak istedim.

“15 TEMMUZ’DA EN ÇOK DİN VE 
DİNDARLIK KAVRAMLARI DARBE ALDI”

Hocam izninizle güncel bir soru sormak istiyorum. Malumunuz 15 Temmuz darbe girişimi hem Türkiye için hem İslam âlemi için hem de Dünya için bir milat niteliğinde… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi, “Hiçbir şey 15 Temmuz öncesi gibi olmayacak!” Siz 15 Temmuz’u nasıl okuyorsunuz? Gerçekte 15 Temmuz’da ne oldu?

Eğer en başta ciddi bir tedbir alınsaydı 15 Temmuz olmayabilirdi ama oldu. İçimizden birileri oldukları için kimse tahmin etmemişti bu kadar gözü dönmüş olduklarını. Neyse ki başarılı olamadılar. Allah’ın inayeti, evliyanın himmeti ve halkın mukavemetiyle bu bela def edildi. Yalnız buradan büyük dersler çıkarmamız gerekiyor.

Devlet mekanizmasının refleksleri burada bir testten geçirilmiş oldu. Devletimizin zahiri ve batini yönleriyle ne kadar kavi olduğunu görmüş olduk. Bazı zaaflar olduğu ortaya çıktı. Bu bir bakıma iyi oldu. Devletin mesul makamında olanlarının bu açıkların bilgisayar tabiriyle yamanması noktasında bir çabaya, bir reorganizasyona gideceklerini umut ediyorum. Biliyorsunuz dünyada büyük şirketler “hacker” kiralarlar. Mesela derler ki, “Benim sistemim güçlü ama ben sistemimin ne kadar güçlü olduğunu test etmek istiyorum. Buyurun bana saldırın! Ne kadar açık bulursanız size o kadar mükâfat vereceğim.” Ümit ederim ki mesul makamda olanlar da aynı şekilde sanki bir “hacker” grubunun elektronik sisteme saldırı yapmış olmaları senaryosu gibi bu darbe teşebbüsünden ne kadar açığımız olduğunu gördüler.

Fakat bu darbe teşebbüsünün bürokrasiyi hedef alan yönünden başka bir de entelektüel boyutta açtığı yaralar var. Ama bu düzeydeki zedelenmenin yamanması nasıl olacak hâlâ bilmeyen çevreler var. Bu teşebbüs, kabul edin veya etmeyin kendini Din ile irtibatlandıran ve dini bir cemaat olduğu iddiasıyla hareket eden bir grubun kalkışmasıydı. Yani din karşıtı veyahut seküler bir grubun yaptığı bir hareket değildi. Bu açıdan herkesten evvel dindarların buradan çok önemli ders çıkarması gerekiyor. Binanaleyh bu meş’um hareketten en fazla darbeyi “Din” ve “Dindarlık” kavramlarının yediği kanaatindeyim. Onların safiyeti kirletildi. Sıradan insanın bu kavramlardan korkmasına veyahut en hafifinden bunlara karşı daha mütereddit yaklaşmasına zemin hazırlandı.

“FETULLAH GÜLEN 
PSİKOPATOLOJİK BİR VAKA”

Bugün FETÖ diye tanımladığımız Fetullah Gülen hareketi sizce başlangıçta samimi miydi?

Evet, öyle. Kim ne derse desin hareketin başlangıç noktaları bence samimi. Ben şu teoriye katılmıyorum. Bu adam doğuştan gizli bir Ermeni’ydi, gizli bir Yahudi’ydi, özel ajan olarak yetiştirildi, içimize sokuldu falan… İspatlanırsa kabul ederim. Fakat bunlar şu an fantezi ve bizim çok yaptığımız kaçış. Biz sürekli şu hatayı yaparız, ufacık bir olumsuzluğu gâvura atarız. Yani sorunun kaynağı hiç bizden değildir. Hep gâvurdan kaynaklanır. Gâvur zaten gâvurluğunu yapacak fakat bizim kendimize bakmamız lazım. İnsanlar afaki şeyler söyleyerek kendilerini rahatlatıyorlar. Mesela “Bizden böyle adam çıkmaz. Bu özel yetiştirilmiş bir yahudi” deniliyor. Değil kardeşim. Bazı şeyleri artık doğru tahlil etmek lazım. Ben şu an potansiyel olarak mesela yeni Fetullah Gülen olabilecek bir çok ilahiyatçı tanıyorum. Bunların hepsi mi siyonist? Bu mekanizma nasıl üretiliyor bunu bilmemiz lazım. Fetullah Gülen bana göre her şeyden evvel tıbbi vaka, bir psikopatolojik vaka. Megaloman, kendini çok büyük gören, çok üstün bazı meziyetlere, yeteneklere sahip olduğunu zanneden biri. Bazı dindarlarda bu var. Hatta siyaset yapan bazı dindarlarda bile bu var.  “Çok biliyorum ben, çok okumuşum ben, ben yedi-sekiz dil biliyorum. Ebu Hanife de kim oluyor. Ben var ya ben!” diyen… Bu tarz dindarlar da patolojiktir bence. Veyahut iki tesbih çekmekle kendini Şeyh, Kutub vs. gören çakma dervişlerde de bu var. Aynı şekilde bence psikopatalojik durumlar bunlar. Mesela Fetullah Gülen’in o mütevazılık maskesinin arkasında dehşet bir ego olduğunu görmek lazım. Bu ego bir zaman sonra zaten başkalarını küçümsemeye dönüşüyor. Diğer dini gruplarla arasının hiç iyi olmadığını biliyoruz. Aynı zamanda pragmatist, oportünist bir siyasi görüşe sahip olduğu için, güç kimdeyse ona yanaşarak var olmaya çalışıyor. Onun, yanına yanaştığı kimseyle tam manasıyla örtüşmesi de gerekmiyor. Mesela Bülent Ecevit’i desteklemelerinin sebebi; onun siyasi, sosyal, ekonomik görüşlerini kendilerine çok yakın buldukları için değildi. Tamamen pragmatist bir çıkar ilişkisiydi. Daha sonra benzer yönelimin Recep Tayyip Erdoğan’a doğru olmasında da aynı samimiyetsizlik vardı. Gülen’in Sayın Cumhurbaşkanını ve onun siyasetini, yoğurt yiyiş tarzını çok sevdiğinden dolayı oluşan bir yönelim değildi bu. Hayır, önlenemeyen bir yükselişle geliyor, durdurulamıyor, halkın teveccühüyle geliyor. “O zaman ben buna yatırım yapmalıyım. Ona yanaşarak bir şeyler elde etmeliyim” tavrıydı bu. Tam bir omurgasızlık ve ikiyüzlülük.

Size göre cemaat denilen yapı ne zaman ve nasıl FETÖ olmaya başladı?

Ben 1998-99’da yani Amerika’ya gidiş sürecinde evrildiğini düşünüyorum. Belki potansiyel olarak başından beri böyle niyetler meknuz, gizil olarak durmuş olabilir ama pratikte açığa çıkması o tarihten sonra olduğunu düşünüyorum. Çok büyüdüler. Devlete sızdılar. Bunları gören dış güçler bunlardan trojan olarak istifade etmeye başladı. Onlara sorsanız biz onları kullanıyoruz derler. MI6, CIA, MOSSAD’ı kullanan ilkokul mezunu Erzurumlu bir köy hocası? Tam bir Teyo Emmi sallaması gibi gülünç. Gördük işin gerçeğini. Teyo Emmi mi Uncle John mu Orta Doğu sınırlarını çiziyor, gördük.

“70’LERDE ASKERİYEYE ADAM SOKMAK İSTEMEYEN YOKTU”

70’lerin sonundan beri askeriyeye adam sokmaya çalışıyor. Buna ne diyorsunuz?

Askeriyeye adam sokmak istemeyen yoktu ki o yıllarda. Az önce söylediğim şeylere geliyoruz. Yani siz askeriyeyi tamamıyla dindara kapalı bir hâle getirirseniz, normal bir dindarı bile dışlarsanız olacağı buydu. Yine rejimin konuya bakışının bir sorunuydu bu. Bunun üzerine muhafazakâr çevreler,“Peygamber ocağı burası, burası Türk ordusu, Yunan ordusu değil, bu kadar da gâvurluk olmaz!” diyerek oraya ağzı Allah diyen birilerinin girmesi için yollar aramaya koyuldular. Buna teşebbüs eden her kim olursa alkışlamaya başladılar. Samimi olmak gerekirse bütün dini gruplar bunları duyarlardı ve gizliden gizliye sevinirlerdi. Biz yapamıyoruz bari onlar yapsınlar diye bakarlardı meseleye. Ne gerek vardı bu kadar katı bir din karşıtlığına!

“ORTALIKTA ‘NE KADAR SÖVERSEM O KADAR 
GÖZE GİRERİM’ DİYE DÜŞÜNÜNLER VAR”

İçinde bulunduğumuz ortam toplum olarak bize tamamen paranoyak bir hâl yaşatıyor. Bu paranoyak hâlden nasıl kurtulabiliriz? Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dediği gibi, “At izi it izine karışmış!” vaziyette. Suçlu ile suçsuz nasıl ayırt edilecek?

Paranoyak hâlden kurtulabilmek için soğukkanlı duran insanlara ihtiyaç var. Tabi bugün fırsat bu fırsattır diye kendileri daha evvel hiç ilgilenmedikleri bu konularda konuşan bazı kimseler dolarak buradan rol kapmaya çalışıyorlar. Yani “Ne kadar söversem o kadar göze girerim.” diye düşünüyorlar. Ortada şu an hedef tahtası var, herkes atıyor. Burada sapla samanı karıştırmamak lazım. Cumhurbaşkanı’nın tabiriyle at izini it izine karıştırmamak lazım. İslami duruş, Ayet-i Kerime’de de olduğu gibi, “Size bir topluluğun yaptığı zulüm (Argoda size yaptığı yamuk?), sizlerin onlara aynı şekilde zulüm yapmanıza sebebiyet vermesin!” Bize bir zulüm yapıldı, yapanlar oldu ben de, “Şimdi onlara aynısını yapacağım!” dememek gerekir. Mesuller doğru ve titiz bir çalışmayla tespit edilmeli, sonra mesuller ciddi şekilde cezalandırılmalı. Mesela Kaddafi’yi yakalayanlar eğer sağlam bir İslami fikriyata sahip olsalardı onu derdest edip adalete teslim ederlerdi. Mahkeme kurarlar ve bunun cezası neyse orası verirdi. Ama sen kendi başına ve vahşice infazda bulun, bu hiçbir kanuna sığmaz.

“SEMPATİZANLAR DÜNYANIN HİÇBİR 
YERİNDE SUÇLU DEĞİLDİRLER”

Burada bence başka bir hata daha yapılıyor, sempatizanlar diye bir kategori vardır mesela. Sempatizanlar, hangi ideolojide hangi grupta olursa olsunlar dünyanın hiçbir yerinde suçlu sayılmazlar. Bir öğretmen, bir bakkal, bir çiftçi vb. bir yere sempati duyabilir. Mesela siz bir Marksist – Leninist yapıya sempati duyabilirsiniz. Siz bir faşist örgüte sempati duyabilirsiniz. Siz bir mezhebe, bir meşrebe sempati duyabilirsiniz. Sempatizansınızdır. Bir şekilde sempati duymuşsunuzdur. Ta ki sempatizanlık derecenizi aşıp bilfiil aktif militan olup kanunsuzluk yapmaya başlarsanız işte o zaman mesuliyet başlar. Meşhur filozof Heidegger, Adolf Hitler’e sempati duymuştur mesela. Ama bugün solcu arkadaşlar dahi Heidegger okurlar. Julius Evola gençliğinde Mussolini hayranıdır mesela. Anlatabiliyor muyum?

“BİR İLİM ADAMI GÖRÜŞLERİNİ ÖZGÜRCE HER ZAMAN VE HER YERDE İFADE EDEBİLMELİ”

Size de zamanında medyada bir sansür vardı. Bununla ilgili ne dersiniz?

Bir de işin ilim adamlarını, entelektüelleri, gazetecileri ilgilendiren bir tarafı var. Bana göre bir ilim adamı, görüşlerini her zaman her yerde ifade edebilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Ve kendisine uzatılan mikrofondan, söyledikleri çarpıtılmamak kaydıyla aktarılıyorsa görüş verebilir. Bir gazeteye de demeç verebilir. Bir yazı da yazabilir. Biz hemen bir ilim adamı bir sol gazeteye demeç verdiyse onu komünist yaparız, milliyetçi bir gazeteye demeç verdiyse milliyetçi yaparız, dini bir gazeteye verdiyse dinci yaparız. Ne bileyim, Amerikalı bir gazeteye demeç verdiyse CIA olur, Rus olursa KGB olur, İranlı bir gazeteye demeç verdiyse Şii olur, Arap bir gazeteye demeç verdiyse Vahhabi olur falan. Mesela şimdi siz geldiniz bana bazı sorular sordunuz ve ben samimi olarak görüşlerimi açıkladım. Eminim bu röportaj sizin gazetede yayımlandıktan sonra “Bu adam çok önemli şeyler söylüyor” diyenden ziyade “Niye o gazeteye demeç verdi” falan diyenler olacaktır. Ben bunları düşünerek tavrımı belirlersem politikacı olurum. Oysa ben bir ilim adamıyım. Rabb’imin rızasını kazanmaktan ve ülkemin iyiliğini istemekten başka hiçbir derdim yok. Faniye minnet edecek değiliz. Mülk Allah’ındır. Bunu bilir bunu söyleriz.

Hâsılı, ilim adamını hangi gazeteye, hangi kanala demeç verdiğiyle suçlamak af buyurun çok ilkel bir yöntem. Bence bu yönden değil de ne söylediği ile ilgilenmek gerekir. Görüşleri üzerinde durmak lazım. Tenkit edeceksek görüşlerini tenkit etmeliyiz.

Ta ki ilim adamı, entelektüel, gazeteci sıfatına haiz olup da bilfiil suça iştirak etmiş, yani bizzat suça karışmış olduğu ispatlanan varsa bunlar müstesna. Tabi ki kanunlar herkes içindir. Kimse bu sıfatlara sığınıp başka işler çeviremez. Lakin bunun tespiti de çok hassas bir konu. Neticede her halükârda adaletten ayrılmamak lazımdır.

“OMURGALI OLAN HİÇ KİMSEDEN KORKULMAMALI”

Net ve omurgalı bir duruşu olan hiçbir yazardan ve gazeteciden korkulmamalı bence. Hatta benimle aynı görüşte olmasa bile. Ben korkmam. Fakat siz böyle davranmaz ve herkesi sizin gibi düşünmeye mecbur ederseniz bu sefer ikiyüzlü, mürai, omurgasız, yalaka bir sürü adamın kaplamasına sebep olursunuz. Meydan cibilliyetsiz yalaka dolu. Mesela ben bugün iktidar yanlısı gibi duran pek çok gazeteci ve yazarın aslında öyle olmadıklarını ve en ufak bir sarsıntıda karşı tarafta yer alacaklarını iyi biliyorum. İktidarın saflığını kullanmaktadırlar. Onların yalakaca laflarına kanıp payeler vermekteler kendilerine. Hâlbuki askerde ve istihbaratçıda şöyle bir görüş vardır:En iyi düşman mert düşmandır. Çünkü ne yaptığı bellidir. Ne olduğu belli olmayanlara, hele çift oynayanlara hiç değer verilmez. Hatta kendi vatanı hakkında size bilgi sızdıranlara dahi iyi gözle bakılmaz, kıymet verilmez. Bugün kendi vatanını satan yarın beni de satar diye bakarlar. Olay budur… Bilmem anlatabildim mi?

Kaynak: www.gazetebirlik.com – Muhammed AKAYDIN

admin

Soru ve görüşleiriniz için İrtibat: fikiratlasi1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.