Irkçılık Batı kültürünün asıl hastalığı – Rasim Özdenören

Avrupa ülkelerinde olsun ABD’de olsun genelde körelmiş gibi duran fakat aslında daima mevcut olan ırkçı belası oranın kültüründe bir endemi olarak yer alır.

Batı kültürünün zihin yapısını Roma hukuku, Grek felsefesi ve Hristiyanlık oluşturuyorsa; toplumsal yapısı da ırkçı, ayrımcı, ayrılıkçı, sınıflı sütunlar üzerinde yükselir. Bu yapının asal sonucu da iç ve dış sömürü cihazlanmayı doğurur.

Bu yapılanmanın doğal sonucu, kendi dışındakini yabancı ve sömürülmeye müstahak görmedir. Sömürülen ülke sakinlerinden biri ona niçin böyle yapıldığı, başkalarının zenginliklerinin niçin kendi ülkelerine taşındığı, yerli ahali niçin köle muamelesi yapılmaya layık görüldüğü sorulsa, cevabı hazırdır: kendini sömürtmeseydin!

O, Afrika’dan ülkesine köle olarak getirdiği milyonlarca insanın dilini konuşmaktan men etse, çocuklarına ana dillerinden ninni söyletmese, bundan dolayı vicdanında en küçük azap hissetmez. Onun dilini, dinini, kültürünü, her türlü alışkanlığını terk etmeye mecbur bırakması ve getirildiği yerin kültürüne asimile olmasını sağlaması Batılı insanın doğal hedefidir. Ötekinin ıstırap çekmesi onun umurunda değildir.

Batılı insan genlerinde taşıdığı bu eğilimleri, modern zamanlarda hümanizma anlayışıyla geliştirip bireycilikle çivisini çaktıktan sonra, bu durumu kültür ve uygarlık anlayışının omurgası haline getirdi.

O, aslında zulmettiğinin, haksızlık yaptığının, adaleti hiçe saydığının bilincinde değildir. Çünkü Batı kültürü özeleştiri uygulama yeteneğinde değildir.

Bütün bu belirlemeleri Batıya karşı husumet beslediğim zannıyla söylediğim sanılmasın. Bu belirlenmeler genel Batı tarihinin günümüze değin süregelen serüveninin bize söylettiği sonuçlardır. Bu belirlenmeler Batı dünyasının doğal ırasından doğan sonuçlar ise, bu durum onu mazur görmenin yolunu mu açsın, diye düşünülebilir. Tabii ki hayır! Öyleyse ne?

Batı dünyasında giderek artan fuhuş, uyuşturucu iptilası, alkolizm, cinayet ve beyaz yaka suçları, hırsızlık, cinsel saldırganlık, çocukların taciz edilmesi ve çocuk suçlarındaki artış, akıl ve ruh hastalıklarındaki yükseliş yanında, son yıllarda daha sık görülmeye başlayan kundaklama ve öldürme olayları bu ülkelerin cinnet toplumu haline geldiğini gösteriyor.

Son zamanlarda Almanya’da olsun, Hollanda’da olsun yaşanan diplomatik skandallar aynı cinnet yaşantısının diplomasi alanındaki yansımasından ibarettir ve temelde ırkçılık, dolayısıyla ayrımcılığın ve ayrılıkçılığın tezahürlerinden başka bir şey değildir.

Kendisinin Faşist veya Nazi olarak adlandırılmasından hoşlanmayışı Faşizmden veya Nazizm’den hoşlanmadığı için değildir; bu tutumlar ona kötü diye belletildiği içindir. Faşist ve Nazi olarak adlandırılmaktan hoşlanmaz, ama Naziliğin veya Faşizmin gereklerini, yani ırkçı tutumu uygulamaktan da perva duymaz.

Bütün bu saydığımız olayları yalnızca iktisadî veya siyasal sebebe dayanarak açıklamak ve olayı bu sebeplere irca etmek kolaya kaçmak olur.

Başta ırkçılık olmak üzere saydığımız kötülükler Batı dünyasının toplumsal bağışıklık sistemini çökertmiştir.

Batı, bu beladan kendi iç dinamikleriyle kurtulamaz.

Onun aceleyle el attığı liberalizm, demokrasi, insan hakları gibi çarelerin derdine derman olmadığı görülüyor. Çünkü bu kurumlar da aynı kültürün ürünleridir ve ancak sömürüyü içte ve dışta devam ettirebilmenin aletleri olarak kullanılmaya yarıyor.

Tabiî sözün gelip dayandığı bu noktada İslâm’ı çare olarak öne sürmek bazılarımıza kolaycılık gibi görünebilir. Fakat onun özeleştiriye açık hale gelmesi kendine bir de İslâm’ın adesesinden bakmasını gerektiriyor. Toynbee doğrudan, Albert Camus daha dolaylı yoldan bu gerçeği bizden çok daha önce görmüş ve dile getirmişlerdi…

Kaynak: Yenişafak

admin

Soru ve görüşleiriniz için İrtibat: fikiratlasi1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.