Gençliğin Adanmışlık Ruhu

Genç ve yaşlı, kadın ve erkek her kesimin başarı şansı adanmışlık ruhuna bağlıdır. Özellikle de gençlerin aidiyet bilincini kazanması ve adanmışlık ruhuna bürünmesi varlık sebepleridir. Belirsiz adreslere savrulan, enerjisini beklenmeyen yerlere sarfeden ve köhneleşen genç similar bedbaht olurlar. Gençlik, hayallerin, tutkuların ve idealizmin yeşerip geliştiği bir çağdır. Yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı, hayatın gerçek anlamının peşine düşüldüğü ve kendi kimliğini arayıp bulma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemdir. Gençler iyilikseverdir; çünkü kötülükleri tanımamışlardır. Çabuk güvenip çabuk bağlanırlar; çünkü aldatılmamışlardır. Yüksek amaç ve hayalleri vardır; çünkü koşulların sınırlayıcı etkisini öğrenmemişlerdir.[1]

 “Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri ancak, “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sağlam tut. Kâfir topluma karşı bize yardım et” demekten ibâretti. Allah da onlara hem dünyâ nimetini, hem de âhiretin güzel mükâfatını verdi. Allah güzel davrananları sever.”[2] âyet-i kerîmesi örneğinde Kur’ân, peygamberlerle beraber hak yolunda mücadele eden nice Allah dostu bulunduğunu bizlere haber vermektedir. Allah yoluna adanan bu kutlu isimlerden biri de Mus’ab b. Umeyr’dir. Mus’ab b. Umeyr Mekke’nin soylu ve varlıklı bir ailesine mensup olduğu halde gerçek varlığı Hz. Peygamberle (sav) tanıştıktan sonra bulmuştur. Müslüman olduğu için anne ve babası onu hapsettiler, dönmesi için baskılara maruz bıraktılar. Ancak o, davasından vazgeçmedi; yaşadığı debdebe ve şatafatlı hayatı elinin tersiyle itti ve bütün gönlüyle Peygamber Efendimiz’e (sav) bağlandı. Aradığını O’nda buldu, O‘nunla kendisine yeni bir hayat bahşedildiğine şahit oldu. Artık uğrunda nefes tüketilecek, hatta hayat feda edilecek yüce bir davanın mensubuydu. O, Medine’de kaldığı sürece hep kendisi gibi hak ve hakikate sevdalı gönüller aradı, durdu. Sabrını ve merhametini bütünüyle onlar için harcadı. Kapı kapı dolaştı, kovuldu, azarlandı ama hiçbir zaman pes etmedi. Böylece Medine’de İslam’a gönül verenlerin, Peygamber Efendimiz’e (sav) kucak açanların sayısı hızla çoğaldı. Neticede hicret gerçekleşti. Ardından Bedir ve Uhud savaşları geldi. Mus’ab b. Umeyr hep öndeydi, her iki savaşta da sancaktardı. Uhud’da şehit olup muradına erdi. Savaştan sonra şehitler defnedilirken, Peygamber Efendimiz, yoksul bir kıyafet içindeki Mus’ab’ı yanındakilere göstererek, onun bir zamanlar en güzel elbiseleri giydiğini, en güzel yemekleri yediğini fakat Allah ve Resulü’nün sevgisini her şeye tercih ettiği söyledi. Nitekim Uhud’da şehit düştüğü gün, bu genç için kendisini saracak bir kefen dahi bulunamamıştı. Bedenini hırkasıyla örtmeye çalıştıklarında, başına çekince ayaklarının, ayaklarına çekince başının açıldığını, sonunda başını örttüklerini ayaklarının üstüne de kokulu bir ot demeti konulduğu rivayet edilir. O, sonraları ashap arasında hep bu dünyanın cazibesini terk edip Allah yoluna kendini adamanın sembol ismi olarak hatırlandı.[3]

Hz. Mus’ab’ı İslâm davasına bu kadar adanmış kılan ana etken âyet-i kerimedeki şu fermandı: “Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[4] O Allah sevgisini kazanmak için Peygamber Efendimiz’in (sav) yanında olmayı seçti. Onur ve vakarıyla yaşamayı bildi. Hakîkat yolunda sarsılmayan bir îmâna erdi. Dünyânın her türlü şamatasından uzak kalıp Peygamber Efendimiz’in (sav) şu müjdesine mazhar olmaya çalıştı: “Allah çocukça (lâubâlî) davranışları olmayan, hayra yönelip hevâ ve hevesi terk eden vakar sahibi olgun genci sever.”[5]

 Peygamber Efendimiz (sav) sevdiği gençlerin elinden tutup onlara bütün samîmiyetiyle tavsiyelerde bulunurdu. Bir gün Hz. Muâz’ın elinden tutarak:

“-Ey Muâz! Vallâhi seni çok seviyorum!” buyurdu.

Muâz (ra):

“-Anam, babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Ben de Sen’i çok seviyorum!”dedi.

Daha sonra Fahr-i Kâinat (sav), ona şöyle buyurdu:

“-Ey Muâz! Sana her namazın sonunda; Allâh’ım! Sen’i zikretmek, Sana şükretmek ve güzelce kulluk yapabilmek için bana yardım et! Duâsını hiç bırakmamanı tavsiye ediyorum.”[6]

Peygamber Efendimiz (sav) gençlere neden bu kadar önem veriyor? Neden hep gençlerle beraber olmaya özen gösteriyordu? Çünkü onlar toplumun geleceğiydi. Gençlik bir nimetti. Bu nimetin yerli yerince kullanılmasını istiyordu. Gençlik nimetinin fırsat geçmeden iyi değerlendirilmesini istiyordu. İşte ilgili hadîs-i şeriflerden birinde şöyle buyurulmaktadır: “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayatını!” [7]

Toplumların geleceği gençlerinin seyrine bağlıdır. Her dava gençlerin omuzları üzerinde yürümek ister. Çünkü enerji onlardadır, hız onlardadır, heyecan onlardadır, umut onlardadır. Gençlik adeta toplumların nabzıdır. Toplumlar gençliğinin his ve fikir dünyâsına göre şekil alır. Güçlerini hayır, maneviyat, fedakârlık ve fazilet yolunda sarf eden gençlere sahip toplumlar mutlu yarınlara sahiptir. Güç ve kuvvetlerini nefsaniyete, kaba kuvvete, cehalet ve felaket uğruna sarf eden gençlere mahkûm kalan toplumların akıbetiyse hezimettir.

Adanmışlık ruhuna sahip gençliğin anlam dünyasını Üstad Necip Fazıl Kısakürek meşhur gençliğe hitabesinde şöyle dile getirmektedir:

Zaman bendedir ve mekan bana emanettir!” şuurunda bir gençlik…

Devlet ve milletin büyük çaba etmiş yedi asırlık hayatında; ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakîmiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allâh’ın Kur’ân’ında ”belhüm adal” dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde planında kurtardıktan sonra, ruh planında helak edici tam dört devre bulunduğunu gören… Bu devreleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi… Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik…

Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün ”dikey” leri ”yatay” hale getirecek bir nida kopararak ”Mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik…

Halka değil Hakk’a inanan, meclisinin duvarında ”Hakimiyet Hakk’ndır” düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve hâlis hürriyeti Hakk’a kölelikte bulan bir gençlik…

Emekçiye “Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılmazsın!”, kapitaliste ise “Allâh’ın buyruğunu ve Resûl ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça, serbest nefes bile alamazsın!” ihtarını edecek… Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakına sahip bir gençlik…

Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan Batı adamının bulamadığını, Türkün de yine birbuçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslam’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine, bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik… “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!”duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik…

Can taşıma liyakatini, canların canı uğurunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateci ve taktik sahibi bir gençlik…

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik…

Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atacabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik…

Tek cümleyle, Allâh’ın kâinâtı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O’ndan başka hiçbir tutanak, dayanak, sığınak, barınacak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kabur farelerine denk muameleye layık görecek bir gençlik…

Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz komadanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp, bir ömür Allâh’a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevi babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır.

Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes!

Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

Allâh’ın selâmı üzerine olsun!

Özetle gençlik asalet ister. Gençlik sahip olunan imkânları yerli yerince kullanmayı gerekli kılar. Bozulmadan, bulanmadan, sarsılmadan, yalpalamadan fıtrata bürünmeyi gerekli kılar. Makalemi bütün çağlara örnek bir genç olarak Peygamber Efendimiz’in (sav) tabiatını yansıtan şu rivayetle sonlandırmak istiyorum:

Rasûlullah (sav) Efendimiz’e bir gün:

“-Yâ Rasûlâllah! Allah’tan başkasına hiç ibâdet ettiniz mi?” diye soruldu.

“-Hayır!” cevabını verdi.

“-Hiç içki içtiniz mi?” diye soruldu.

“-Hayır! Ben Kitap ve îmânın ne olduğunu bilmezken bile, onların yaptıkları şeylerin küfür olduğunu bilirdim.” buyurdu.[8]

[divider]

[1] Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı, 10. Baskı, İstanbul 1998, s. 20.

[2] Âl-i İmran, 3/145-147.

[3] Buhârî, “Cenâiz”, 27; “Meğâzî”, 17, 26; Müslim, “Cenâiz”, 44.

[4] Ahzâb, 33/21.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 151.

[6] Ebû Davûd, Vitir, 26; Nesâî, Sehv, 60; Tirmizî, Zühd, 30.

[7] Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25.

[8] Diyârbekrî, Hamîs, Beyrut, ts., c. I, s. 254-255.

[toggle title=”Yazar Hakkında” state=”open” ]Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE / Gaziosmanpaşa Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. [/toggle]

admin

Soru ve görüşleiriniz için İrtibat: fikiratlasi1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.