Niyâzî-i Mısrî’de İnsan

Tasavvufta, insanın bilmesi gereken bir odak noktası vardır: Dünyâ ve berzah, menzile varırken geçilecek birer köprüdür. Bu köprüden geçip varılması gereken noktaya ulaşabilmek için, insan bir gönül yolu bulmalı, bu yolda müdâvim olmalıdır. Mısrî’nin burada insana tavsiyesi, “bâtınî bir yol takip ederek ledünniyat tahsil etmek” şeklindedir. “Âhiret yolcusuna iki ilim lâzımdır” diyen Mısrî, bu ilimlerin “zâhir ve bâtın” ilimleri olduğunu, zâhirî ilmin sarf, nahif, mantık, meâni ve diğer âlet ilimleri gibi ilimler olup, okunmak ve erbâbından öğrenmekle mümkün olacağını; bâtınî ilmin ise, “hadîs, amel,tezhib-i ahlâk, zikir, riyâzat ve gece-gündüz Allah yolunda mücâdele ile kâlbi temizleyerek” elde edilebileceğini söylemiştir. Birinci ilmin kâlbin cehâletini giderebileceğini, ancak nefsin kötü sıfatlarının ortadan kalkmasını sağlamayacağını belirtmekte ve bâtınî ilme ağırlık vermektedir. (İS., s. 105) Mısrî böyle söyleyerek, sadece ledünniyat tahsilinin gerekliliğinden bahsetmez. O, insanın hem zâhirî hem de bâtınî ilim tahsil etmesini ister ve şöyle der: “Birinci ilim sadefleri kuvvetlendirir.” Sadeften kastı, insânî kâbiliyet ve hassaların açığa çıkmasıdır. “İkinci ilim, inciler semizleştirir, onları sadeflerinden çıkarır.” (İS. s. 105)

Mısrî yukarıda bahsi geçen iki ilmi Mûsâ Peygamber’in elde ettiği iki ilimle izah eder. Ona göre, Mûsâ’nın Mecmaü’l-Bahreyn (iki denizin birleştiği yer)’e; yâni Hızır’a ulaşması, zâhirî ve bâtınî ilimleri kendisinde toplamasıdır. Ona göre sâlik, Mûsâ gibi, her iki ilmi de kendi nefsinde toplamalıdır. İdeal insan budur. Varlık kuyusu denilen beden ve bedene bağlı ıstırap, aklî ve nefsî olan insanı durmadan zorlayan bir karakterdedir. Ne var ki, bedenin tecellîsi de zarûrîdir. İşte, bu ten âlemindeki insan, merhaleler atlayarak kendisini gerçekleştirmek, değişmeyen özüne (âyân-ı sâbitesine) ulaşmak ister. Ve artık “insan-ı kâmil” olmaya özenmeye başlayan insan, kendini bilmeye, yaratılış gâyesini yoklamaya başlayacak; “ne yapmalıyım ki bu ten mezbelesinden kurtulayım” diye düşünecektir. İnsanın kemâle ulaşabilmesi için “ilim ve amel tahsilini” erken kavraması gerekmektedir. Aksi hâlde “gençlik günlerinde ilim ve amel tahsilinden yüz çeviren kimse, ömrünün sonunda pişmân olur. Bunları elde etmek ister ama ömür vefâ etmez. Hasret ve üzüntü içinde kalır.” (İS., s. 99) İnsan yaşadığı hayâtı, O’nun tâbiriyle “hidâyet güneşi” olan peygamberin ve O’nun ilminin vârisleri olan mürşidlerin yolundan giderek en iyi şekilde değerlendirecektir. Dünyâya gelmekten maksat budur. Onun içindir ki, “kemâl tahsil etmek” ömrün sonunda pişmân olmamak için yeterlidir. Mısrî’ye göre, kemâl sahibi olmak için, ilm-i ledün tahsil etmek îcâb eder. Bunun netîcesi “kendini bilmek, nefsine ârif olmak”tır.

Mutasavvıfımız, bütün tavırları yaşayan ve kemâle ulaşan insana, son îkâzını şu veciz ifâdeyle yapar: “Merkez zindânından muhite çık!” (İS., s. 99) Merkez zindânı denilen şu anâsır heykeli beden, Yûnus Emre’ye; Alma tenden cânımı aman Allâh’um aman Görmeden cânânumı aman Allâh’um aman dedirtmiştir. İnsan bu kadar çıkmazların içinde bocalarken, âlemleri kendi vücûdunda taşıdığının farkında değildir. O, merkez zindânı denilen kesretten, diğer bir tâbirle çıkmazlarından, ancak “Bezm-i Elest” sırrına vâkıf olup, âlem-i ervah denilen aslî vatanına sefer ettiği zaman kurtulacaktır. Mısrî’ye göre, gerçek hayat “Hakk’a vuslat” etmekle yaşanabilir. Şu halde insanın, geldiğimiz noktaya dönmesinden başka çâre yoktur. Bir münâcaatında Mısrî;

Yâ Rab bize ihsân et vuslat yolunu göster 

Sûretde koma cân et uzlet yolunu göster

Nefsimi hevâdan kes kâlbimi riyâden kes

Meylimi sivâdan kes halvet yolunu göster  

şeklinde niyâz eder.

Zîrâ arzuladığı bir uzlet, halvet ve vuslat hayâtı vardır. Bunun da karşısında, dâimâ mücâdele içinde olduğu “nefs-i emmâre” denilen şedid bir düşman, bir iç engel vardır. Mısrî’ye göre insan, “dünya hayâtının bir meyvesidir.” O mahlûkâtın özü olmakla (İS., s. 108) “arzuların en üstününü talep etmeli”dir. ‘Dünyâda ilimden üstün bir gâye yoktur’ diyen mutasavvıf, kişinin bütün bir ömrünü ilme vermesini, boş vakit geçirmemesini tenbih eder. Zîrâ, insan “âhiret” denilen hayâta intikâl ettikten sonra, buradaki ilmimiz orada bize “mülk” olacaktır. İlimden amaç, kişiyi “Allâh’a yaklaştıran ilim”dir. (İS., s. 108) “Bu da ancak sâlih amel, nefis ve hevâ mücâhedesiyle” kazanılabilir:

Yüzün Niyazî eyle hâk derdile bağrın eyle çâk

Kalbin sarâyın eyle pâk şâyed gele sultân sana

beytinde işâret edildiği gibi, nefis tasfiyesiyle uğraşmak, tevâzû sâhibi olup tevhîde yönelmek, zât tecellîsine mazhâr olmak için zarûrîdir. Tasavvuf ıstılahatında “İmârethâne” diye nitelendirilen dünyâ hayâtı ve bu hayatta elde edilecek olan gönül ilmi, hakîkate ulaşmak isteyen insanı yaratılış merhalelerinden, yâni cemâdî, nebâtî, hayvânî ve insânî tavırlardan daha üst makamlara ulaştırabilecek yegâne ilimdir. Gönül ilmini elde eden kişi ise “insan-ı kâmil”dir. Mısrî’ye göre kâmil insan “Kur’ân ve âlem” ile eşdeğerdedir. “İnsan dünyânın rûhudur.” diyen mutasavvıf (İS., s. 85); Kur’an, âlem ve insan kavramlarını açıklarken “bunların her biri diğerine aynadır” der. Bu anlayış, başta Hz. Ali (ra) olmak üzere pek çok sûfî tarafından da tekrâr edilegelmiştir. Hz. Ali (ra) şöyle der:

“Sen kendini küçük bir şey sanırsın ey insan!

Hâlbuki en büyük âlem sensin, o sende gizlenmiş, dercedilmiştir.”

Mısrî’nin, eserlerinde ve divanında “ayna” diye nitelendirdiği insan, kâmil insandır. Mutasavvıfımız, “Bana ve ana-babana şükret, dönüş Banadır.”18 âyetini tefsir ederken şöyle demektedir: “Bu âyette şuna işâret edilmektedir: Bunlardan her biri diğerine aynadır. Gâye insandır. Fakat insan, ancak bunlarla tekâmül eder. Onlar insanı kemâle eriştirinceye ve kendilerine ayna yapıncaya kadar terbiye ederler. Bu defa insan onlara ayna olur.” (İS., s. 86) Divan’ında aynı mâhiyette bir beyit vardır ki, Mısrî’nin kâmil insan telakkîsinin veciz bir ifâdesidir:

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür

Her ne görür kendi yüzin ger yahşı ger yaman görür

Anlaşılacağı gibi, Mısrî’ye göre halk (yaratılmışlar) âleme dâhildir. Başka bir söyleyişle âlem, bir bütündür. Kur’ân ise, bu bütünü yansıtan ve biricik zâtı temsil eden ilâhî bir kitaptır. İnsan-ı kâmil de, her ikisinin aynası konumundadır. İnsân-ı kâmilden hem Kur’ân’ın hem de halkın hakîkatı tezâhür etmektedir. Bundan dolayıdır ki, kâmil insana “ümmü’lkitâb” denmiştir. Onun şu cümlesi konuyu daha da netleştirmektedir:

“İnsanlardan kimi terbiye kabûl eder, kimi etmez. Terbiye kabûl edip kemâle eren insanda, Kur’ân ve âlem tamamen görünür. Terbiye kabul etmeyen insanda Kur’ân’ın cemâli, âlemin nizâmı görünmez.” (İS., s. 85)

Bu cümleden anlıyoruz ki, mutasavvıfımıza göre âlemdeki bütün görüntüler, bizim aldığımız terbiyeye göre şekillenmektedir. Mısrî’ye göre, insan hayâtında kâlb ve niyet kavramının büyük önemi vardır. Bu konuda şöyle der: “İnsan kâlbi ya cehennem ya cennettir.” (İS., s. 86) Bu cümlede ortaya konulan anlayış, Hakk’ın kul üzerindeki cemâl ve celâl yönleriyle tasarrufundan ibârettir.

Mısrî’nin eserlerinde insan konusu, tamâmen insanın dünyâya gelmekten amacına ve ilâhî bir terbiye kabûl edip kâlbindeki herc ü mercden kurtulmasına dayandırılmaktadır. Ona göre insan, dünyâya ilâhî bir gâyeyle gönderilmiştir. Bu gâye, ledün terbiyesiyle tahakkuk edecektir. Bu gâyeye uygun yaşamayan kişiler, kendisinden habersiz ömür sürmeye mahkûmdurlar. Mısrî, bu tip kişilerin rûhî portresini çizerken “ay ve güneş tutulmuş bir âlem” metaforu kullanır.

İNSAN NE İLE MAMÛRDUR?

Bu konu, “kâlb”in hakîkati bilinirse anlaşılabilecektir. İlâhî bir tecellî mahâlli olarak değerlendirilen kâlb (gönül) terimi tasavvufta mühim bir yer işgal etmektedir. Mutasavvıflar rûh’a âit bütün hasletleri bu kelimeyle izah etmektedirler. Kâlbin iyi veya kötü bir temâyül içinde bulunması, insanın fıtratıyla ve iç mâmurluğuyla ilgilidir. Mısrî, insanın iç mâmurluğunu anlatırken şöyle bir silsile tâkip eder: “İnsan dünyânın rûhudur, insan da din ile mâmurdur.” Bu ne demektir? Acabâ putperestlikten başlayarak, yahudilikten hristiyanlığa ve müslümanlığa gelinceye kadar bütün insanlar inançlarının zirvesini yaşamaya mecbur mudur? Mısrî’ye göre, bu sorunun cevâbı olumludur. Yûnus Emre de gâlibâ bunun için “yetmiş iki millete bir göz ile”, vahdet gözüyle bakmaya teşvik etmektedir. Kâinâta vahdet gözüyle bakabilmek, dört ilim merhalesinden geçmekle mümkündür. Mısrî’de bunlar diğer tasavvuf erbâbında olduğu gibi, şerîat, tarîkat, mârifet ve hakîkat tahsilinden ibârettir. Kâlb ancak bundan sonra huzur ve sükûnete kavuşup mâmur olur. Mısrî, yukarıda iktibas ettiğimiz cümlesinin devâmında, “İslâm ehli de âbidler ve sâlihlerle mâmurdur. Bunlar da şerîat ulemâsıyla, onlar da Allâh’ı bilenler ile, Allâh’ı bilenler de hakîkat ehliyle mâmurdur.” (İS., s. 87) der. Artık mânen îmâr olan insan, müşahede yoluyla “insan-ı kâmil” mefhumunu kâinâtın rûhu anlayışına götürecektir. Bu rûha sahip olan kişi, “Allâme’l-esmâ”yı bilen Âdem gibidir. İşte böyle bir insan Onun Divânı’nda şu beyitle târif bulur:

Âdemliğini her kim bulduysa odur âdem

Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak

Niyâzî-i Mısrî, ‘âlem büyük olmakla berâber, insânî hakîkat üzerine yaratılmıştır’ anlayışıyla insanı yaratılmış olan en mükemmel varlık olarak kabûl eder. Ve fakat insanın olgunlaşması; faydalı ilim, iyi amel, güzel ahlâk, kâlb tasfiyesi, rûhu mâsivâdan temizleme ve Allâh’ın sırrını anlamakla mümkündür. “Allah”, diyor Mısrî, “ahlâken kâmil, ilmiyle âmil, nefsini bilen kimseyi ister!” (İS., s. 123) Nihâyet böyle bir insanın ‘mânâ yüzü’nden Kur’ân tecellî edecektir: Kudretün insanı mazhar kıldığıçün zâtına Yüzünün nakşını hep âyât-ı Kur’ân eyledi beytiyle ifâde edildiği gibi, bu insan artık Kur’ân’la eş değerde olacaktır.

[toggle title=”Yazar Hakkında” state=”open” ]Mustafa TATÇI / Kaynak: Yenidünya dergisi[/toggle]

admin

Soru ve görüşleiriniz için İrtibat: fikiratlasi1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.