Şehveteyn’den geçenler: İbnü’l-Enbarî

Şehveteyn, “iki şehvet” anlamına gelir. Araplar bunları, şehvetü’l-batn ve şehvetü’l-ferc diye açarlar. Tam kelime karşılığıyla “karın ve uçkur şehveti” demektir. Biz Türkçede birincisine “iştah”, ikincisine “şehvet” deriz. Ama özde ikisi de “güçlü arzu” anlamında “ş-h-v” kökünden türer.

 Arzular… Genellikle tabiatımızdaki çamurun yakamıza yapışmış güçlü parmaklarıdır onlar, sürekli çamura çekerler. Kendileriyle dengeli ve meşru bir ilişki kuramadığımızda eteğimize çamur sıçratan da onlardır.

 Zaman zaman “şehvetinin kurbanı oldu” derler ya. Literatüre geçmiş mi bilmiyorum, ama “şehvetini kurban edenler” de var. Güçlü arzularını, belki hak ettikleri halde, daha güçlü değerleri uğruna feda edenler.

 Tabi herbirini motive eden saikler farklı. Kimi vera-takva uğruna; kimi nüfuz ve iktidar uğruna; kimi mücadele-cihad uğruna; kimi de ilim ve mütalaa uğruna.

 Merhum Abdulfettah Ebu Ğudde nice alimler saymıştı el-Ulemaü’l-uzzab isimli eserinde. “İlmi eşe tercih eden alimler” idi kitabın alt başlığı. Nevevîler, İbn Teymiyeler ve daha kimler kimler…

 Benim vereceğim örnek bir bekar mı bilmiyorum. Ama o, evli-bekar, nadir insanın altından kalkabileceği ağır bir perhizi hayatıyla tablolaştıran biri. Meşhur ismiyle İbnü’l-Enbarî’den söz ediyorum. İlim uğruna her iki şehvete de sert kotalar koyan, tarihin istisnalar listesine aldığı büyük bir dil bilgini.

 Adı Muhammed, künyesi Ebu Bekr. Nahiv ve Edebiyat alanlarında çağının en önde gelen isimlerinden. Cerh-tadil raporları onun doğru sözlü, faziletli ve ُEhl-i sünnet biri olduğunu söyler. [Son vurgu, Mutezile’nin etkin olduğu zaman ve bölgelerde genellikle Hanbeli-Ehli hadis çevrenin bir tür tezkiye işlevini görür.]

 Kaynaklarda, hicrî 271 yılında doğduğu, 327/8 yılında hayatını geçirdiği Bağdat’ta vefat ettiği kaydı yer alır.

 Nahiv-Edebiyat alanları dışında Kur’an ilimleri ve Müşkilü’l-hadis alanlarında da ciddi eserlerin sahibidir İbnü’l-Enbarî. Bilhassa mushaflar, Kur’an’ın okunuş ve yazılış biçim ve teknikleriyle ilgili çalışmaları sonraki dönem araştırmaları için kaynak niteliğindedir. Kur’an’ı Nahiv-Edebiyat açısından analiz ettiği Müşkilü’l-Kur’an isimli eserini tamamlayamamış, Taha suresinde kalmıştır. İmam Ahmed b. Hanbel’in mehzebine intisabı bilinmektedir.

 İbnü’l-Enbarî üstün ezber gücüyle meşhur olanlardandır. Mahfuzatının genişliği konusundaki nakiller dudak uçuklatacak cinsten. Müktesebatını sanal belleklerde saklayan, “bellek hafızları” olan bizlere inanılmaz gelen rakamlar geçiyor tabakat kitaplarında. Bu rakamların konuşulduğu isimlerden biri de İbnü’l-Enbarî’dir.

 Lügat-edabiyat bilgini Ebu Ali el-Kalî’nin anlattığına göre, İbnü’l-Enbârî’nin hıfzında, Kur’an’da geçen sözcük ve cümle biçimlerine şahit olarak hıfzettiği 300.000 (Üç yüz bin) şiir varmış.

 Telif ettiği on binlerce varaklık kitapları hıfzından yazdırdığı söylenir. Lügat, nahiv, şiir, tefsir alanlarında hıfzının vüsatıyla meşhur olmuştur. Senetleriyle birlikte tam 120 tefsiri hıfzında taşıdığı kaydedilir.

 Ebu’l-Hasan el-Arûzî bir gün İbnü’l-Enbarî’ye sorar, senin hıfzını çok övüyorlar. Merak ettim, hıfzında ne var? İbnü’l-Enbarî 13 sandık dolusu kitap var, cevabını verir.

 Muhammed b. Cafer kitaplarını ezberinden yazdırdığı için diğer müelliflere göre eserlerinin az olduğunu söyler. Ne kadar yazdırmış dersiniz? Az dendiğine göre bir tahmininiz vardır. Ama şu rakamları okuduğunuzda eminim siz de benim gibi tahmininizde yanıldığınızı göreceksiniz.

 Hadislerde geçen garip/tedavülden kalkmış sözcüklere dair yazdığı Garibü’l-hadis isimli eseri, dendiğine göre 45 bin yapraktan oluşuyor. Şerhu’l-Kafi isimli kitabı 1000 yaprak; Cahiliyyât diye bilinen [cahiliyye şiir-edebiyatını konu alan] kitabı 900 yaprak. Şaşırtıcı olan bu kitapların hacimleri değil. Çünkü bundan çok daha hacimli kitapların yazıldığını biliyoruz. Şaşırtıcı olan bunların ezberden yazdırılmış olması.

 Burada dikkat çekmek istediğim konu İbnü’l-Enbari’nin akıl almaz mahfuzatı olmadığı için geçiyorum. Asıl konu İbnü’l-Enbari’nin ilme verdiği değer, onun uğruna vazgeçtiği şeyler.

 Özellikle yiyecek-içecek konusunda mahfuzatını korumak için son derece katı perhiz yaptığı biliniyor İbnü’l-Enbarî’nin. Yediği, içtiği şeyler konusunda çok titiz. Büyük bir sözlükçü ama “damak zevki” deyiminin hayatında bir karşılığı yok.

Birgün eline aldığı taze hurmayla konuşur, “seni canım çok arzuluyor, ama hıfzedeceğim bilgileri daha çok arzuluyor” der ve hurmayı yerine bırakır. Davet edildiği mükellef sofralarda onun yiyecekleri ayrıca hazırlanır: Sade, yavan ve kifayet miktarı… Bütün ısrarlara rağmen, perhizinden bir lokma taviz vermez. O kadar ki, sevenlerinin “bu kadarı fazla, kendine zarar veriyorsun” diye kendisine çıkıştığı olurmuş. İbnü’l-Enbari sadece iştahına kota uygulayan bir ilim aşığı değil, şehvetine de keskin sınırlamalar getirmiş.

Kendisi anlatıyor; birgün Emiru’l-mümininin sarayına gidiyordum. Çarşıdan geçerken satıcısının yanında çok güzel bir cariye gördüm. Bakışlarıyla kalbime öyle bir dokundu ki, yol boyu beni meşgul etti. Saraya vardığımda Emiru’l-müminin neden geç kaldın diye sordu. Durumu olduğu gibi kendisine anlattım. Derhal birini görevlendirip cariyeyi benim için satın aldı ve evime gönderdi. Eve vardığımda güzel cariyeye sen istibra süresince yukarıda kal dedim. [İstibra, kabaca, daha önce bir başka erkekle yatmış olabileceği için cariyeyle, adet görüp hamile olmadığı ortaya çıkacak kadar bir süre cinsel ilişkiye girmemek.] Kendim de o sıra zihnimi meşgul eden bir meseleyi mütalaa etmek için kütüphaneme geçtim. Çalışmaya başladım ama yukarıdaki cariyeden sebep dikkatimi toplayamadığımı fark ettim. Hizmetçiyi çağırdım, zihnimi ilimden meşgul edecek kadar değerli olamaz, diyerek cariyeyi çarşıya götürüp satıcısına iade etmesini istedim. (İbn Ebî Ya’lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, c. 2, s. 71.)

 Ne dersiniz gençler? Belki o sırada İbnü’l-Enbarî yaşlıdır he. Umarım öyledir. Değilse ilim bize haram…

 Neden yazdım bunları, bilmiyorum. Belki derinlerde bir mahcubiyet, belki coşan bir hayranlık-hayret duygusunun hesabı yapılmamış bir dışa vurumudur… Ama her halükarda hakikat hakikattir ve onun üzerimizdeki ilk ve en temel hakkı ikrardır… Uzaklarda da olsa bir denizfeneri gibi, hiç kaybolmadan hep olmalıdır. Eteklerine yaklaşamasak da bir umut ışığı olarak ve bir istikamet ölçüsü olarak.

 Not: İbnü’l-Enbarî’nin aksine, evlenmek isteyip de evlenemediği için zihnini toparlayamayanlar yazdıklarımı üstüne alınmasınlar. Bekarlık bugün tavsiye edilen bir şey değildir; hiç bir talib-i ilme bekarlığı ve kadınsız bir hayatı tavsiye etmem. Sözüm hanım talibeler için de geçerli. Kimi tahsile neyin motive edeceği kişiden kişiye değişir.

 Menkıbelerin güzel yanı, özündeki mesajın alınması. Kötü yanı, harfi bir okumayla meşrep-mizaç-kültür farklarını hiçe sayan genellemeler yapılması, ezici standartlar geliştirilmesi.

 Menkıbenin özü, ilim-hikmet, uğruna nefsani hazların feda edilebileceği muazzez bir mirastır. İlim-hikmet aşığı, ilimle hayatın lezzet ve konforu arasında bir tercihe zorlanacak olursa gözünü kırpmadan ilmi seçmelidir.

Talha Hakan Alp

admin

Soru ve görüşleiriniz için İrtibat: fikiratlasi1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.