Ne Kadar Severseniz, O Kadar Bilirsiniz

Mevlânâ Hazretlerine “Hasta olunca Fâtiha oku, iyileşirsin” diyorlar. O da “Fâtiha okudum da böyle oldum” diyor. Demek ki okuyuş şekillerinde farklılıklar var. Şifa için okuyan şifa bulur. Anlamı için okuyan, açılımlar için okuyanın fizikî bedeni kaldıramaz, bazı sinyaller gönderir ve herhalde hastalık denen süreç başlamış olur. Mevlânâ Celaleddîn Rûmî, beden kayıtlarından kurtulmuş büyük âlimlerden, büyük ariflerden. Ölümü “şeb-i arus” düğün gecesi, ruhun aslı ile kavuşması günü olarak görmesi, Mevlevî geleneğinde önce bir tür doğum günü olarak kutlanılmıştır. Daha sonra bu merasim, bir güzel toplumsal âdet halinde ve gittikçe de ivme kazanır bir şekilde, toplumumuzun diğer kesimleri tarafından da kutlanır hale geldi, gelmeye de devam ediyor. Sebebi, insanımızın, modern insanın aşırı maddeleşmesi, maddîleşmesi, ruhanî tarafını ihmal etmesi insanımızı aç bıraktı. Her türlü maneviyat meclislerine, sohbetlerine, törenlerine, ayinlerine bir özlem oluşmaya başladı, bunun doğal bir sonucu olarak da Şeb-i Arus törenleri gerek Konya’da gerekse başka şehirlerde kutlanmakta. Konya, “Âşıkların Kâbesi olan bir makam; her kim ki nâkıs geldi burada tamam olur” dedikleri bir mekân. O mekâna gelerek ziyarette bulunurlar. İslâm irfanı aslında canlı bir irfandır. Allah’ın “Hayy” ismiyle ünsiyet etmeye çalışma tarzıdır.

ÂRİFLERİN ENERJİSİ 

Ârif dediğimiz, yani belirli metafizik dereceleri hayatlarında, yaşarken elde etmiş ve ruhlarını o noktada teslim etmiş kimseler… Aslında ruh emanetini hepimiz belirli bir düzeyde alıyor, işleye işleye geliştirerek tekâmül basamaklarında ilerletiyor ve aslına en yakın hâlde veya işlenmemiş olarak iade ediyoruz. Mevlânâ Celaleddin gibi ârif kimselerin bizden farkı, almış oldukları o ruh emanetini, yaşadıkları bu madde planındaki tecrübede işlemek suretiyle tekâmül ettirmek ve aslına döndürmek suretiyle ârif olmuş kimseler olmaları. Bu tür insanların vefat anlarında mübarek bedenlerinin de gömüldüğü yerlerde veya yaşadıkları yerlerde ister toprak olsun, ister tuğla olsun, ister çimento–kireç olsun oranın atom parçaları neticede madde de dört unsurdan meydana geldiği için ve madde ruhun altında bir yapı olduğu için onların ruhanî özellikleri o maddeye de sinmektedir. Bundan dolayıdır ki bu tür insanların kabirlerinde, türbelerinde, hayatlarını sürdürdükleri mekânlarda diğer mekânlardan farklı enerji alanları oluşabilmekte. Bunun böyle olduğunun misalini yüzlerce senedir Mevlânâ Celaleddin gibi insanların kabrini ziyarete gelen yerli yabancı insanların gösterdiği rağbette görmekteyiz. Eğer bir araştırma yapılacak olsa, İspanya’dan Japonya’ya kadar, insanların, manevî işaretleri takip ederek Hz. Mevlânâ’ya geldiklerini görmekteyiz. Demek ki bir tür eğitim yapılmakta hâlâ bu mekânlarda. Şairler, “Ölen hayvan imiş” derken hayvanî beden, unsurî beden ölüyor; can, ruh ise bakidir, diyor. Ruh makamını yaşayan insanlar da bir tür ölümsüzlük şarabından içmiş oluyorlar.

TÜRBE ZİYARETİ DEĞİL, ÂRİF ZİYARETİ

Bütün bunları söylememin bir sebebi var. Bu da; ârifl erin “Hayy” ismine sahipken yanlarında bulunmak, ancak daha sonra da onların adlarının anıldığı meclislerde oluşan havadan, feyizden ve bereketten istifade etmek diye tasavvuf geleneğinde bir manevî uygulama bulunmaktadır. Hz. Mevlânâ’yı ziyaret edip, gözünü kapatıp, orada, o feyz pınarından istifade eden yüzlerce insan görürsünüz. İslâm tasavvufu denge kurma sanatıdır aynı zamanda. Bedenle ruh arasındaki o dengenin, o terazinin çok iyi kurulması gerekmekte. Aynı zamanda İslâm eğitiminin, enerjisini Hakk’ın “Hayy” isminden intikalle aldığını da unutmamalıyız. Dolayısıyla “Bizim kabrimizi sakın zeminde aramayın; bizim kabrimizi yolumuzu izleyen ârifl erin kalbinde arayın” diyen Hz. Mevlânâ söylediklerimizi özetlemektedir. Bunu derken bir başka mertebeye daha işaret etmekte: İrfan kaybı sonucunda sadece olay türbe ziyareti denilen bir fenomene indirgenecek olursa, irfansız olarak sadece türbe ziyareti herhangi bir şeyi hâsıl edemez. Türbe ziyareti denilen şey, insanın irfan tarafı açıksa bir anlam ifade eder. Yoksa belirli bir irfanî kanalı izlemeyen, belirli bir irfanî açılım elde etmeyen bir insanın sadece türbe ziyaretleriyle, hatta ve hatta bazen bunda aşırıya kaçmak suretiyle, türbeden türbeye koşmak suretiyle, o türbeden diğer türbeye âdeta turlar düzenlemek suretiyle; biraz daha vulgarize edeyim, biraz daha avamîleştiriyim; çaput bağlamaya varıncaya kadar sadece buna endeksli bir türbe ziyareti İslâm tasavvufunda uygun görülmemiştir.

HAYIR ALLAH’TAN GELİR

Siz bin sene türbe ziyaret edin eğer irfanınız yoksa o türbeden size hayır gelecek değil. Türbeden hayır zaten gelmeyecektir. Hayır Hak’tan gelecektir. Hayır ve şer daima Hak Teâlâ’dandır. Türbe ziyaretiniz orada yatmakta olan bir mübarek zatı teemmül etmek, tefekkür etmek, onun hâlini düşünmek ve oradaki o feyzden istifade etmek içindir. Yoksa kesinlikle enerji Hak Teâlâ’dan gelmektedir. Yukarıdan aşağıya olan bu işleyiş tarzı Rabbu’l âlemînden olmaktadır. Bunu herkes böyle bilip kabullenmelidir. Dolayısıyla bir denge tutturmamız gerekiyor. Bazı insanlar her şeyi türbe ziyaretleriyle elde edebileceklerini ileri sürebilirler, bazıları da, “Bunları yerle bir edelim, ölmüş adam gitmiş” demek suretiyle bir yaklaşım içerisindeler.

BİRLEŞEN KALPLER CEMİYETİ

Yüksek İslâm tasavvufu bu ikisi arası bir yol izler. İrfan eğitimi alan insanlar türbeyi ziyaret eder, onun için İslâm tasavvufunda mübtedîlerin türbe ziyaret etmesi uygun görülmemiştir. Yani başlangıç düzeyindeki insanın o türbede ne yapacağı belli olmaz. Ya elini sürer, “Efendi bana yardım et”, deyip şirke girebilir. Hatlar karışabilir. Ama belirli bir eğitim aldıktan sonra o türbeyi, orada yatmakta olan atı, hakkıyla, hakkını vererek ziyaret eder. Dolayısıyla bu noktayı kaçırmamamız gerekiyor. En güzel söz gene Hz. Mevlânâ’nın sözü “Bizim kabrimizi zeminde aramayın…” Kalpten kalbe yol vardır, diye bir deyiş vardır; bunu şuna benzetebiliriz: “Birleşmiş Akıllar” diye bazı şirket kuruluşları vardır. Akıllar arasında, beyin faaliyetleri arasında network kurmayı sembolize eder. Aynı rasyonaliteye inanan insanların bir araya gelmesi ve o akıllı insanların beyin faaliyetlerini bir araya getirmek suretiyle yeni bir güç oluşturmasıdır gaye. Bunların üstünde, biz de diyebiliriz ki en güçlü olanı “Birleşmiş Kalpler Cemiyeti”dir. Eğer kalpler birleştirilebilirse, ona “united hearts” mı denir, ne denir bilemiyorum; network çok daha kuvvetli bir network hâline gelecektir.

AKIL PARÇALAYICIDIR

Akıl parçalayıcıdır, İslâm tasavvufunda son noktayı koyan, idrak merkezi kalptir. Fakat bu kalp akla aykırı bir organ mıdır? Aksine! Modern çağda, özellikle aydınlanma döneminden sonra modern dünyada akıl öne taşınmıştır, akıl çağı başlamıştır, o modern çağ akıl çağıdır. Bize böyle öğretilir. “Tasavvuf ise akla karşıdır, din akla karşıdır, dogmalar içerisindedir” diye gazetelerde dergilerde böyle şeyler duyarız. Hakikati böyle değildir.

ENTELEKTÜEL: KALBΠMELEKELERİ AÇIK İNSAN

Modern yapı içerisinde aklın öne çıkması kalbe bir karşı devrim olarak görüldü âdeta. Oysaki akıl, İslâm tasavvufunda kalbin bir diğer adı. Modern çağda akıl kelimesine yüklenilen anlam değiştirildi, semantik anlam kaydı. İngilizce’de de mesela, intellect diye Latince’den geçme bir kelime var; bir de rational diye bir şey var. Biz bu ikisini aynı zannediyoruz. Oysa antik çağda, orijinal kavramların yerli yerine oturduğu dönemlerde aklın karşılığı olarak kullanılan kavram rasyonalite değildi, intellectus idi. Entellektüel kelimesi de buradan geliyor. Kalbî melekeleri açık insan demek entelektüel. Yani antik çağda “ben entellektüelim” dediğiniz zaman velîsiniz anlamına geliyor. Antik çağda entellektüel demek velî demek, bilge demek. Ta aydınlanma dönemine gelinceye kadar bu böyle. Bugün Aristo’yu inceleyiniz, bazı klasik metinleri inceleyiniz, intellektus kelimesinin bu anlamda olduğunu görmekteyiz. Ama modern çağa gelince intellectus, sadece rasyo anlamına, son 20-30 senedir ise mind anlamında, sadece beyinsel faaliyetlere indirgendi. Bugün beyinsel faaliyetler insanın akletme sürecini belirlememekte aslında. İşte “duygusal zekâ” kitabının yazarı bunu trafik kazası geçirmiş bir insan üzerinde âdeta deneysel bir biçimde kanıtlamaya çalıştı. Beyninin düşünen yarım küresi tahrip olmuş bir insanın düşündüğü ispatlandı. Beyinle mi, neyle? Ama bir şeyle hâlâ düşünme eyleminin devam ettiği göründü. Tüm bunları topladığımız zaman aslında Kur’an-ı Kerîm’de geçen “Onların kalpleri vardır onunla aklederler” ayetinin tahrip edildiğini görüyoruz modern çağda.

AKLEDEN KALPTİR, BEYİN DEĞİL

Kur’ân’da diyor ki: “Akleden kalptir, beyin değil, beyin kalbin bir yansımasıdır”. Beyin, beyinsel faaliyet aslında doküman toplamak içindir, beş duyu organı dediğimiz, bazı özellikleri toplar, gördüğünü fotoğraf olarak alır, çeker, bir takım sinir uçlarıyla bu bilgileri toplar. Beynin yaptığı budur. Ama hükme varmak, bilgi çıkarmak beynin işi de ğildir. Hükme varma, bilgi elde etme o toplanandan kalbin işidir. Onun için kalbin mertebeleri içerisinde akıl bir yerde bulunmaktadır. Bunu şunun için söylüyorum; sufîlerin bilişsel yetenekleri, bilgi kaynakları, modernlerin bilgi kaynaklarından çok daha katmanlıdır. Bugün modern insanın gösterdiği yer beyin– mind sadece. Oysa tasavvufî anlamda kalp, “mind”ı da içeren daha kapsamlı bir bilme melekesi.

NE KADAR SEVERSENİZ O KADAR BİLİRSİNİZ

Aşk da mesela, bir bilme melekesi. Ama modern hayatta aşk, bir bilme melekesi değil artık. Aşkla bir bilgiye sahip olamazsınız modern hayatta. Oysa ki “Ne kadar severseniz o kadar bilirsiniz” diye bilinirdi eski çağlarda. Klasik dönemde. Ve sufîlerin anladığı mânâda felsefede, hikmette. Ne kadar severseniz o kadar bilirsiniz. İslâm tasavvufu çok kapsamlı bilme mertebeleri üzerinden çalışır. Sadece beyincik faaliyetlerinden ibaret değildir bilme işlemi. İlâhi olanı bilmeye gidilecekse sadece bir beyin soğanı onu kaldıracak güçte değildir. Beyinle başlanılır ama sürdürülemez. Sürdürecek olan diğer melekelerdir.

BİLGİ KALPTE İŞLENİR

Beyinden alınan bilginin mutlaka kalbe intikal gerekir. Kalbe intikal etmeyen hiçbir bilgi bizde yer edemez, yer bulamaz. Bu mânâda Hz. Mevlânâ ve nice ârifler, “aşk” melekesiyle nefislerini ve nefislerinin Malikini tanıyan “aşk erleridir. Bunlar, akıl ile öğrendiklerini kalplerine indiren ve orada saf bilmenin, irfanın doruklarına erişen yüksek akıl sahipleridir; ulü’l-ebsar’dır. Basiret ve feraset sahibi gönül sultanlarıdır. Mevlânâ Celaleddin Rûmî’nin şahsında bütün ârif-i billahlara Allah’ı tanıma, varlık sebebimizi kavrama ve ‘hulukın azim” sahibi yüce Peygamberimizin yoluna tabi olma noktasında ödenmez borçlarımız bulunmaktadır. Bilhassa günümüz “entelektüel”lerini bu yolda sıkı bir mesai beklemekte.

[toggle title=”Yazar Hakkında” state=”open” ]Prof. Dr. Mahmut EROL KILIÇ | Yenidünya Dergisi Aralık 2011 Sayısı Alıntı[/toggle]

 

admin

Soru ve görüşleiriniz için İrtibat: fikiratlasi1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.