anasayfa / Akaid /Kelam / İmansız ahlak olur mu?

İmansız ahlak olur mu?

İbn-i Sînâ: Şeyin kendinden/kendinde olan hali, zihinde, gayrdan olan haline bizzeman değil, bizzat ekdamdir… Dolayısıyla malul olan mutlaka bir ademle mesbuk olmak durumundadır. (eş-Şifâ)

Nurîzade: Vâcib Teâlâ’nın malûlü/eseri olan biz mümkin varlıkların kendimizdeki hali “adem”dir. Bizler kendi halimize bırakılacak olsaydık, hala birer ademdik, hiçbir zaman vücud bulamazdık. Şu var ki, Allah’ın vücudumuzu ademimize tercih eden iradesine itibarla halimiz “vücud”dur. Demek oluyor ki ademimiz zatî, vücudumuz arazîdir. Zati olan arazi olandan akdem/önce olduğundan ademimiz varlığımıza akdem, varlığımız ademimizle mesbuk/sebkat olunmuştur.

Bizim kelamcılarımız tam bu kavşakta varlık felsefisinin en koyu tartışmalarına dalarlar. Seyyid Şerif Cürcani esaslı bir tenkit getirir Şeyh Reis İbn-i Sînâ’ya. Devvânî de tepkisiz kalmaz, Şerh-i cedid haşiyelerinde kıyasıya eleştiriler serdeder. Muhakkık Gelenbevî Celal haşiyesinde araya girer, İbn-i Sinâ lehine müdafaa geliştirerek durumu dengelemeye çalışır… Kelamcılar varlık felsefesi vetiresinde tahkikata devam etsinler; biz buradan makas kırıp ahlak felsefesine doğru yönelelim. Zira İbn-i Sinâ’nın ortaya koyduğu kazıyye sadece varlık felsefemizin değil, aynı zamanda ahlak felsefemizin de özünü oluşturur. Çünkü hayır-şer problemi de burada düğümlenir.

Meselenin iki boyutu var: Birincisi hayır vücudî, şer ademîdir. Bir başka ifadeyle hayır müsbet, şer menfidir. [Müspet, sabitten, sabit sübuttan gelir ki, Allame Taftâzânî’nin beyanınca sübut-vücud-hakikat elfaz-ı müteradifedendir.]

Bu vicdanî bir yaklaşım tarzıdır da; zira filanca “müspet adam” derken “hayırlı adam”; “menfi yahut negatif adam” derken de “hayırsız adam” demek isteriz. [Bu arada “vicdan” da “vücud”dan gelir, haberiniz olsun. Vücud bulunmak, vicdan bulmaktır. Bulun(ol)mayan bulunamayacağına göre vicdan da varlığa eşittir. Hayrın vicdanî, şerrin gayr-ı vicdanî olması da bizi aynı gerçeğe götürür.]

İkincisi, ademle mesbûk olan insan, özü itibarıyla şerli, kendisine vücud bahşeden Yaratıcısı itibarıyla hayırlıdır. Bir başka ifadeyle, kendine gömülüp kalırsa şerre batar, Yaratıcı’ya yönelirse hayra yaklaşır. “Mâ esâbeke min hasenetin feminellah.. ve mâ esâbeke min seyyietin femin nefsik..” (Ayet: Sana bir hayır gelirse Rabbin’den; şer gelirse nefsindendir.)

Bu sadece bir edep değil, ayrıca bir hakikattir. İtikat, Allah’la kul ilişkisini, kralla tebaa arasındaki gibi yalın tarafların birinin diğerini razı etmesine dönük birinin vaz’, diğerinin kabul ettiği “siyasî-politik” bir temele değil, hakikate oturtur… Dolayısıyla mesele vaz’dan da kabulden de ötedir… Matürîdî imamların dediği gibi, vaz’-ı ilahî/din olmasaydı da, kul iman ederdi, etmeliydi…

Birincisiyle devam edelim söze, Allah’tan başka aslen vücud olmadığından hayrın kaynağı Zât-ı Bârî’dir. Hani demiştik ya “hayır vücudî”dir, isterseniz onu “hayır ilahî”dir, diye de tabir edebilirsiniz. Şer ise ademî olduğundan var olan bir şeyin olumsuzlanmasına tekabül eder. Yani adem-i hayır demektir şer; bir noksanlık, yetersizlik ve yetkin olamama halidir. Binaenaleyh kusur ve taksir diye anılır şer. Dua niyetine ölenlerin ardından “Allah taksiratını affetsin” deriz; “kusurumuzu bağışlayın” deriz, herhangi bir şerrimizi/kötülüğümüzü bağışlatmak için.

Bunun için -meselenin ikinci boyutuyla da alakalı olarak- iyi olmak kesbîdir, çabayı iktiza eder, kötü olmak herhangi bir kesbi ve çabayı iktiza etmez. Sadece çabalamaktan vazgeçmek kafidir. Nitekim muhtemelen bu nüansa işaret için Kur’an-ı Azimuüşşan’da bir yerde “hayır kesbedilen, şer iktisab edilen” olarak geçer… [Amene’r-resulü’ye bak.] Bir müteaddi fiil olan kesp aktifliği, mutavaat/pasif fiil olan iktisab pasifliği simgeler. [Ayeti başka türlü yorumlayanlar da vardır.]

Şer ademî olduğundan ilahî değil, bilakis “lâ ilahî”dir. Yani şer farz-ı muhal Allah’ın olmamasına denk düşer. Yani şer ancak Allah’ın inkarıyla-yok sayılmasıyla mümkün olan bir şey. Bunun için Efendimiz bir taraftan bazı günahları küfürle ifadelendirmekte, öte yandan yoldan ezayı kaldırmaya kadar hayır çeşitlerini imandan saymaktadır.

Bu itibarla hayır, Allah’ın varlığının bir bütün hayata ilişkin ikrarı, şer ise cirmince bunun inkarıdır. Şerden yana tercihte bulunanlar inkarî bir tutum sergilemiş, Allah yokmuş gibi tavır takınmış olurlar. Şu kadar var ki, tekil planda cari olan şer, tümel planda hayrın dışına çıkamıyor. Çünkü birinin şerri diğerinin hayrına vesile oluyor; [kiminizi kiminize fitne kıldık, ayetini hatırlayın, Furkan suresindeki.] Abd’nin şerri abde sınav oluyor, kazanırsa mahza hayır, kaybederse Abd’yle birlikte sair insanlara ibret oluyor. Zalim mevkiine aday olanlar birincisiyle, mazlum mevkiine aday olanlar ikincisiyle ikaz olunuyor. Böylece tablonun bütününe yansıyan tema hikmete işaret ediyor. Vacibü’l-vücud kavramı külli olduğundan, bir başka ifadeyle bir küllînin altında cüz’îlerden bir cüz’î olmadığından, onun her hayrı da kül planında aranmalı, cüz planındaki şerlere takılıp kalmamalıdır.

 

Peki, Allah var olduğuna göre şer nasıl var oluyor? Aslında şer var olmuyor, sadece hayrın var edilememesinden ortaya, yani duyusal alana çıkıyor. [Duyular özü/özseli/zatiyatı değil, araziyatı idrak ettiğinden şerrin duyusal olması bir özünün/gerçekliğinin olduğunu göstermez.]

Şer, olması gerekenin olmaması halidir. Olması gereken mesela saygıyken saygı göstermeyen kimse “saygısızlık” etmiş oluyor. Saygısızlık bir negatif sözcük olarak “var olan” bir şey olmadığından haddi zatında “edilen” bir şey de değildir; belki edilemeyen saygının boşluğundan doğan negatifliktir. Saygısızlık etmek bizi saygısızlık diye bir sabit fiilin olduğu zehabına düşürmemeli; bunun sadece bir dil gerçeği olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Çünkü hukuk şerrin işlenen bir fiil olduğu, sorumlu tutulacağı bir failinin bulunduğu kabulü üzerine oturmak zorundadır. Sosyal ilişkiler hukuk zeminine oturduğundan bir sosyal müessese olarak dil de bu nevi negatiflikleri birer kavramla ifade etme zarureti duymuştur.

Ademî/negatif kavramların müstakil birer terimi bulunması işaret ettikleri birer gerçeklik olduğunu göstermez. Mesela sonsuzluk kavramını, kendine özgü, bir başka şeyin olumsuzlanması şeklinde izafi değil de, mutlak ve müstakil bir kavram olarak terime dökmek için “beka” ismini vermişler. Başlangıçsızlık anlamındaki “kıdem” de böyledir. Bunlar birer ademî/selbî/negatif mefhumdurlar. Bunun için bu nevi sıfatlara selbî sıfatlar denir. Ama mesela hayat, ilim vs. sıfatlar böyle değildir. Bunlar sabit birer gerçekliğe tekabül ederler. Bunun için bunlara sübutî/vücudî/pozitif sıfatlar denmektedir.

 

Hasılı aslen vücudî olan hayır insanı ilahî olanı ikrara, aslen ademî olan şerse ilahî olanı inkara götürür. Hayır ve şer kavramlarını merkeze alan ahlakın ilahiyatla olan sıkı irtibatının arkaplanında bunlar vardır.

Ancak şunu unutmayalım, bütün ahlak bütün hayr demektir. Vücudla temellenmeyen, munhasıran insanî ilişkiler düzeyinde seyreden hayır, hayr-ı kül değil, hayr-ı cüzdür. Yani bütün hayır değil, parça hayırdır. Böyle bir hayra dayanan ahlak da bütün ahlak değil, parça ahlaktır. [Bir bakıma parçalanmış hayır/ahlaktır ki, hayrın/ahlakın parçalanması başlı başına bir cinayettir.]

Bir başka ifadeyle köklü/vücud temelli değil, sathî/ilişki temellidir. Vücuduyla bütünleşmeyen mevcud, özüyle barışık değil, çatışma halindedir. Bu kimse insanlara karşı ne kadar hakşinas olsa da özüne karşı hakşinas değildir. Bu kimsenin insanlara karşı hakkaniyetli olması, özüne karşı hakkaniyetsizliğinin bıraktığı boşluğu doldurmaz. Bu itibarla adil Allah, ilgili kimseye, insanî satıhta kalan hakşinaslılığının mükafatı olarak insanî bir huzur, güzel nam ve hoş seda verir. Bunların hepsi dünyada, insanlık tarihinde kalırlar. Ancak görünürün değil, hakikatin mizana konulacağı ahirette bu kimsenin ahlaki tutumlarının özündeki boşluk-kofluk ortaya çıkar, indellah umacağı bir hayır-ihsan olmaz. Ceza amelin cinsincedir; yok diyen, vardan nasiplenemez.

Yazar Hakkında

Yazar Hakkında

Talha Hakan Alp ebulbeka@gmail.com

Hakkında admin

Soru ve görüşleiriniz için İrtibat: fikiratlasi1@gmail.com

İlginizi Çekebilir

Mevlânâ’yı içselleştirmek zaman alacağa benziyor – Mahmud Erol Kılıç

B izi takip edenler bilirler yazılarımızda, konuşmalarımızda Anadolu irfanının, torunları tarafından yalnız bırakıldığının altını ısrarla …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.