Türkiye’de Müslümanların Siyasi Dillerini (Nazariyelerini) İnşa Zemini

“Artık Allah’dan korkun ve bana itaat edin.” (eş-Şuara Suresi, 126. Ayet meali)

Geçen yazımızda da değindiğimiz gibi, Türkiye’de İslami siyasi düşünce ve nazariyler üzerine yüzlerce çalışma/terceme yapılmış, yapılmakdadır. Ancak hal-i hazırda Türkiyeli Müslümanların kullandıkları siyasi dil giderek müşkil hale gelmekde, İslamilik’den uzaklaşmakdadır. Bunun birçok sebebi olmakla birlikde, yazımız çerçevesinde bazı temel sebebleri zikredeceğiz:

1. Türkiye’de Müslümanlar İslami ilimlerin ihyasında ciddi çalışmaları yapmakda yetersiz kaldılar. Yapılan ilmi çalışmalar da:

a. Ya neticede siyasi harita ve yol olarak mevcud nizamın parti siyaseti üzerinden bir dil üretdi. (Milli Görüş ve son on iki senedir Ak Parti yedeğinde bir dil.)

b. Ya da siyasetden ari tamamen ilmi oldu. Böyle olunca da ictimai rehberlik konusunda yetersiz kalındı. Haliyle de böylesi bir çalışmanın ortaya koyduğu İslami siyasi bir dil olmadı. Hassaten akademik camiada yapılan çalışmaların gerçekden Müslümanların ihtiyacını karşılamak üzere mi, yoksa unvan gereği mi yapıldığını kesdiremediğimizi, ancak toplumla içiçe olarak, onlara öncülük etmek gibi kaygıların, fiili bir yansımasını çok az oranda gördüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz.[1]

c. Veyahud yine siyasetden ari, ancak ilmi de olmayan, buna rağmen mevcud nizam partileriyle menfaat-oy ilişkisi kuran bazı cemaatlerin, görünüşde renksiz, maslahat iddiasıyla piyasa diline ayarlı, İslami siyasi bir mesaj içermeyen dil. Ki günümüzde en güçlü grupların bunlar olduğunu söyleyebiliriz.

Ulemanın, siyasi rolü, önderliğinin günümüz Müslümanları açısından zaruri olmakla birlikde,Türkiye’deki ulemanın bu hususdaki yeterliliği, yeterli olması durumunda Müslümanlar üzerindeki nüfuzu şüphelidir. Bu çok yönlü tartışılması, sebeblerinin tesbit edilmesi gereken bir husus. Denebilir ki, herkes, her ilim ehli siyasi bir yöne sahib olmak zorunda mıdır? Hizmetini yapabileceği bir alanda yapması da takdire şayan değil midir? Evet, ilim ehlinin topluma önderlik zorunluluğu vardır, derleyip, toparlama vazifesi vardır. Peygamber varisi olarak tavsif edilenler onlardır. Yapılan çalışmaların, Müslüman ortak aklın çizeceğin bir mecraya, potaya doğru yönelmedikçe, her an sistem ve sair kuvvetler tarafından kullanılma ve bunun farkında olamama ihtimali vardır. Nihayetinde tabii ki Müslümanlara hizmet amaçlı, sahih niyetli her türlü İslami çalışmanın bir değerinin olduğunu belirtmek gerekir.

2. İslami ilimleri ihyanın ilk ciddi neticesi, Müslüman zihinleri ciddi şekilde kirleten Batılı paradigmaların, felsefe ve yönelişlerin tesirinden kurtaracak bir yol haritasının çıkmasıdır. Çünki alem-varlık tasavvurumuz ciddi şekilde maluldür. Batılı kavramlardan bağımsız olarak ilmi-felsefi, siyasi, iktisadi,ictimai meselelerimizi tahlil etme, çözümleri kendi miras ve Sünnet’den istinbat edebilme vus’atimiz, inancımız çok zayıf ve nakısdır.

3. İslami ilimlerin hakiki manasıyla varlığının en ciddi göstergelerinden biri şu olacakdır: Artık hemen hemen bütün Müslüman cemaatler tarafından artık içselleşdirilmiş görünen demokrasi nazariyelerinin dışında, İslami bir siyasi nazariye ortaya koyabilmekdir. Bunu yapabilmek için sadece İslami ilimlerin tedrisi yetmez. Usuli bilgilerden hareketle, günümüz Müslümanlarının ihtiyaclarına, müşkillerine cevab verebilen bir siyaset nazariyesi/nizamı ortaya koyabilecek kadar mes’elede fıkıh sahibi olmak gerekir. Ayrıca en az bunun kadar mühim olan, dünyada hükümferma olan demokrasi nazariyesi ve uygulamalarınını, Batılı siyaset felsefelerini de iyi derecede bilip, buna mukabil kendi nazariyemizi üretebilecek seviyeye gelmemiz lazım. Neticede varacağımız her hususu elbetteki Batı’nın ille de muarızını bulmak kaygısıyla değil, ancak, ihtiyacımız olanın kendi mirasımızda mevcud olduğu ilkesinden hareketle ortaya koyacağız. Tabii, değindiğimiz üzere, bu mes’ele ortak akılla aşılabilir. Müslüman cemaatlerin bu işin ehemmiyetinin idrakine varıp, yardım kuruluşu kurmada yarışdıklarından daha ziyade bu konuda yarışmalarıyla aşılabilir.

4. İlmi bir temeli olmayan çalışmalar, cemaatler de, oradan oraya savrulup durmakdadır. Geçmişde parti siyasetine küfürdür diye tepki gösterenler, bugün bu çalışmaların tam göbeğinde hareket etmekdeler. İşin ilginci, geçmişin ilmi-ahlaki bir muhasebesini yapmadıkları gibi, şimdiki yapdıklarının da ilmi-ahlaki bir muhasebesine yanaşmamakdalar. Ancak bu kesimlerin İslami düşüncede de çok büyük savrulmalar yaşadığını, bunların okur-yazarlarında hakim olan dilin çağdaş demokrasi-insan hakları edebiyatı olduğunu söyleyebiliriz.

5. Türkiyeli Müslüman cemaatler, gruplar ve kişilerin birçoğunun şimdilerde, başdakiler dindar diye, sistemle bu kadar işli-dışlı olması bir diğer handikap. Bu hem ahlaki, hem de fikri birçok zaafı beraberinde getiriyor. Müslümanların elindeki maddi imkanlar artarken, aynı oranda “profesyonel Müslümanlıklar” da o nisbetde artıyor. Hükümet eliyle dolaylı ya da dolaysız açılan imkanlar ve ortamlar, Müslümanların sahih bir ilmi-ahlaki-ictimai zemini olmadıkça rehavete, düşüncede atalet ve ilkesizliklere yol açması kaçınılmazdır.

Nedense yıllardır ‘Tevhid-i Müslümanlık’ ortalarda gezenler, iş tutanlar, gelinen noktada ilmi-ahlaki derinlikden (tefakkuh) yoksun oldukları için, mahiyetleri itibariyle demokratik hareketlere dönüşdüler. Dile getirdikleri talebler ve söylem şekilleri de, ne kadar kabul etmeseler de, demokratik olmakdan öteye gidememişdir.

Eğer bu memleketdeki Müslümanlar olarak silkinip, cidden ilim-ahlak ekseninden şaşmadan, ilmi-ahlaki ihya için bütün imkanlarımızı sarf etmezsek, şu an yaşadığımız rahatlıkların, bize kahır olarak rücu edeceğinden emin olabiliriz.

Başlıkdaki sorunun cevabı ise, şübhesiz bir çırpıda evet-hayır diye ifade edilebilecek kadar basit değildir. Bu imkan mirasımızın alınıp, üzerindeki tortuların atılıp, pasının silinip parlatılması altındaki muhteşem aydınlığı ortaya çıkarabilmekdeki ihlas, ictihad ve ittihad niyetine bağlı olarak var olacak veya olmayacakdır. Her hal u karda yukarıda kısaca anlatmaya çalışdığımız manzaramızın tavsifi, anlaşılması bu yolun başlangıç meselelerindendir. Türkiyeli Müslümanların, benim gördüğüm manzara itibariyle, fikri bir buhran yaşamadığıdır. Çoğunluk bulunduğu fikri seviyeden, İslam’ı anlama şekli ve yaşayışından memnun görünmekdedir. Himmetin âliliği nisbetinde, arayışlar da âli olur. Ya da ciddi bir buhranın yaşandığı bir yerde o nisbette çıkış arayışları, arayış feryadları işitilir.

Müslümanca siyasi bir dil izhar edebilmek için çok farklı esaslar veya meseleler zikredilebilir. Biz ise, tartışmaya açmak babından, İslami siyasi bir dilin varlık zemini ile ilgili bazı tesbitlerimizi şöylece arz ediyoruz:

1. Evvela içinde bulunduğumuz halin, merhalenin ve seviyemizin, bu işlere akıllarını sarf edenlerce hep birlikde,  çok açık ve şümullü bir resminin çizilmesi gerekir. İçinde yer aldığımız resmi ortaya koymadan, olması gereken hali resmetmemiz mümkin olmaz. Burada Müslümanların Batı ile Batı’nın çizdiği çerçeve şartlarda karşılaşdıklarından beri bir varlık tasavvuru meselesi bulunduğunu belirtmek gerekir. Varlık tasavvurumuzdaki köklü değişmeler veya Batı’dan müteessir olmalar, sadece Kur’an ve Sünnet anlayışımıza değil, bunlardan kaynaklanan bütün İslami ilimlere yansımışdır. Siyasi dilimizdeki bozulmalar ve belirsizlikler de alem-varlık tasavvurumuzun İslam esaslarından uzaklaşması, İslami mirasımızı yaşatmak ve ihyadaki zaaflarımızdan kaynaklanmakdadır. Meramımız anlatabilmek için şu misali verebiliriz: Batı’da ortaya çıkan maddeci-pozitivist bilim anlayışının oluşdurduğu alem tasavvurundan etkilenmenin sonucu, Kur’an’da rasûl ve nebilerle izhar olunan mucizeler önce bilimsel verilere nazaran aklileşdirilip, sonunda onların aslında mucize olmadığı, sembolik anlatımlar olduğu kanaatine kadar gelindi. Bu anlayışın siyasi fikirlere yansıması ise, İslam’da aslında devlet olmadığı –ulus devletin tenkidini de aşarak-  mücerred adaletin sağlandığı devletin İslami olduğu Batılı siyasi kavramların çok rahat içselleşdirildiği derinliksiz, İslam hikmetinden uzak bir siyasi amorflukdur. Alem-varlık tasavvurumuzdaki kırılmalar ve değişimlerin çağdaş İslami düşüncedeki izlerini sürmek ayrı bir araşdırma konusudur deyip, bu kadarla iktifa edelim.

2. İslami ilimlerin ihyası faaliyetlerini, ortak bir zeminde gerçekleşdirmek üzere, ilmi hey’etlerin/birlikliklerin teşekkülü. İlmi teşekküllerde icazet esas olmakla birlikde, hali hazırdaki medrese müfredatına göre mezun olmuş bir alimin, kendi hususi gayreti olmadan, hem İslami mirasın derin, köklü meselelerinde ilim, fikir sahibi olması mümkün gözükmemekdedir. Mesela, makasıdu’ş-Şeria, mezhebler arası ihtilafın esasları, kelami asli ihtilaflar ve sebebleri, İslam tarihi, İslam felsefesi, İslam tasavvufu ve meseleleri, bunların günümüze akseden cihetleri, bunlara dair müşkiller; bir de yine çok mühim olan İslam aleminin hali hazırdaki durumu, İslami hareketler, İslami siyasi tefekkürün çağdaş meseleleri, Müslümanların sarmalayan Batı sömürüsü, Batı’nın kültürel, ictimai, Batı’nın kültürel, ictimai, tesirleri, tesirleri, Batı düşüncesi ve bundan etkilenen Müslümanların fikri durumları, Modernizmin tabiatı ve Müslüman toplumdaki tahribatı, yol açdığı hastalıklar gibi yığınla hassas mesele medrese müfredatının mevcud şeklinden hareketle çözülebilecek meseleler değildir. O halde bu ilmi birlik acilen, en az bir asırdır tartışılan medrese müfredatının ıslahında bir karara varmalıdır. En azından müşterek bir müfredat hazırlanırken, bu tür meseleler göz önüne almalıdır.

Binaenaleyh, alim heyetleri birliği oluşturulurken, içinde ikinci kısımda saydığımız meselelere vakıf Müslüman mütefekkir, araştırmacı, akademisyenlerin çözüm üretme heyecanı, gayreti taşıyanlarının da burada yer alması elzemdir. Zira bu dönemde, mevcud alimlerin mezkur meselelerde donanımlarının eksik olduğu bir vakıa olduğu için, Müslümanlara sıhhatli bir rehberlik vazifesi yapabilme, sahih bir fikir sahibi olabilmelerinin en kestirme, sağlam ve zaruri yolu budur. Aksi takdirde, mücerred bir medrese geleneğinden gelenlerle mahdud tutulacak veya karşı noktada İlahiyatçı akademisyen unvanını esas alacak bir yapılanmanın, ruhban sınıfı vari bir manaya bürünmesi kaçınılmazdır.

3. Alimlerin oluşduracağı birliğin bağımsız olması gerekir. Bağımsızlıkdan kasdımız, meşruiyetini devletden almayan, kararlarını kendi başına alabilen bir toplulukdur. Aynı zamanda umumen, cemaat, cemiyet ve Müslüman ferdleri temsil hüviyetini haiz olmalı. Ancak hali hazır manzaramız açısından bu temsiliyeti başlangıçta sağlamak oldukça zor görünmekdedir. Siyasi iktidarla içli-dışlı olmak meşruiyeti zedeleyici olabilir. Şeffaf olmamak, şübheler doğurur. Siyasi iktidarla içli-dışlı olmak kadar, marazi bir muhalefet de kürevi güç odaklarının siyasetlerinin tesirine girmek, alet olmak, en hafifinden işlev zafiyetine, itibar zedelenmesine yol açabilir.

4. Yine çok mühim bir husus da şudur: Müslüman alimlerin toplumdaki itibarının yeniden iadesi için, toplumu bilgilendiren, rehberlik eden, kalblerde İslami bir diriliş heyecanı aşılayacak sıkı çalışmaların yapılması elzemdir. Evvela kendini şuurlu addeden, İslami mevzularda fikir sahibi kabul eden ‘İslamcılar’ın zihnindeki alim tasavvuru sahih mecrasına sevkedilmelidir. Kitabın bu kadar yaygın olmasıyla her konuda fikir sahibi olabilen günümüz insanı, alimi ve alimden ders alıp, ilim öğrenmeyi artık tali ve ehemmiyetsiz görür hale gelmişdir. Alimlerin itibardan düşürülmesi/düşmesi, hassaten son asırda modernleşme faaliyetlerinin en önemli başarılarındandır. Musa Carullah Bigi, Abdurreşid İbrahim’in çıkardığı İslam Dünyası Mecmuasına gönderdiği bir mektubda, bir kitabının İstanbul’da meşihat tarafından yasaklanması üzerine, kitabının daha çok taleb edilir olduğunu söyleyen kitapçının, kendisine kitab göndermesini istemesi üzerine, ona şunu söylediğini belirtir: “Siz meşihatın kararına uyunuz ve benim kitablarımı satmayın.” Ardından Carullah, meşihatın verdiği fetvanın özellikle talebeler üzerinde bir tesirinin kalmamasından duyduğu üzüntüyü dile getirir. Kitapçıya kitaplarını göndermemesinin gerekçesi, alimlerin itibarının zedelenmemesidir. Şimdi bu hassasiyetin tüm topluma yaygınlaşdırılması gerekir. Eğer biz alimlere gereken değeri, itibarı, önderliği sağlayabilirsek, o zaman İslami bir topluma giden esaslı bir iş gerçekleşdirmiş oluruz.

İslami siyasi dilin varlık zemini üzerine çok şeyler söylenebilir, olması gereken birçok noktaya dikkat çekilebilir. Ancak biz zeminin de varlık sebebi olarak en önemli birkaç hususu zikretmekle şimdilik iktiafa ederek, üzerinde düşünülmesi için arzediyoruz. Ve’s-selam.

[1] Uzunca bir süredir yapılan bazı akademik kadroların öncülük yapdığı bir takım çalışmaların neticede Ak Parti içinde, kadrolaşma ihtiyacına matuf olması vakidir. Ancak bu tür çalışmaların açmazı neticede sisteme eklemlenmek olduğundan, bir müddet sonra sistemin iktizası, kullanılan ve oluşan dilin, matlub olan dil olmakdan uzaklaşdığı açıkça bellidir. Ayrıca iktidarların baki olmadığını da unutmamak lazım.

[toggle title=”Yazar Hakkında” state=”open” ]Hikmet AKPUR hakpur67@gmail.com[/toggle]

Ahmet Bağsız

Erciyes İlahiyat Fakültesi Mezunu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.